Hikayeler

İstanbul Arakiyeci (Takkeci) İbrahim Ağa Camiinin ilginç hikayesi 1500’lü yılların Topkapı’sında yaşayan Takkeci İbrahim Ağa’da inanırdı mucizelere. Surların dibinde küçücük bir kulübede namaz takkeleri örüp, satarak geçimini sağlayan fakir bir takkeciydi İbrahim Ağa. Fakir olmasına fakirdi ama gönlü zengindi, engin bir tevazu ve tevekkül sahibiydi. Kanaatkardı. Bir hayali vardı: Cami yaptırmak. O bu hayalinden bahsettikçe: “-İbrahim Ağa, neyle yaptıracaksın camiyi? Ekmeğini zar zor kazanıyorsun” derlermiş. Ne var ki o yitirmezmiş umudunu :”Umulur ki...
Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı. Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşam üzeri teslim etmesi gereken bir kaç pencere...
Bir bilge kisi, çölde öğrencileriyle otururken demiş ki; – Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz ? Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır ? Öğrencilerden biri; – Uzaktaki sürüye bakarım, demiş, koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir. Başka bir öğrenci söz almış ve “Hocam” demiş, “İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır.” Bilge kişi, uzun süre susmuş. Öğrenciler meraklanmışlar ve “Siz ne düşünüyorsunuz hocam ?” diye sormuşlar. Bilge kişi...
Japonya’da meydana gelen bir depremde kurtarma ekipleri genç bir kadının yaşadığı enkaza ulaşır. Yıkıntıların arasında kadının cesedi bulunur. Kadının enkaz altındaki pozisyonu biraz ilginçtir sanki ellerinde bir şey tutarak iş yaparken dizlerinin üzerine çökmüş halde iken sanki ev üzerine yıkılmış gibi görünmektedir. Kurtarma ekibinin lideri yine de canlı olma ümidi ile kadına ulaşmaya çalışır, maalesef kadın çoktan ölmüştür. Ekip oradan başka bir enkaza hareket etmek üzere iken bir sebepten dolayı ekip lideri...
Kurt borsacı ile genç borsacı kırsalda sohbet ederek yürüyorlarmış. yürürken ihtiyar kurdun gözüne az ilerdeki inek boku çarpmış. birden bire genç borsacıya dönerek, – şu yerdeki pisikten ye on bin tl vereyim sana demiş. genç olan şaşırmış. düşünmüş kendi kendine ulan hangi boku yemiyoruz ki, on bin iyi para demiş, atmış ağzına bir parça. ihtiyar kurt çıkarmış on bini saymış gencin eline. neyse yürümeye devam etmişler ki az ilerde bir parça pislik...
Mardin’in 14 km uzaklıktaki Bine-bil köyünde, Vedia ve tren istasyonunda hamallık yapan Hanna Süryani çiftinin 1928 doğumlu çocuğudur Circis Kaplan. Annesi Circis’e “Bahe” lakabını takar. Mardinliler de Süryanice bülbül manasına gelen ve doğduğu köyün ismi olan “Binebil” lakabını eklerler. Böylece “Bahe Binebil” olarak bilinir. Bahe’nin ailesinin durumu pek iyi olmasa da ilk yıllarında ailesi tarafından sevilir. Özellikle ablaları tarafından sevilir. Bir buçuk yaşındayken annesi onu bir kuyunun yanındaki yatağa yatırır. Uyurken yanına...
Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine çıkmış ve Mercidabık Zaferinden sonra, Şamda bir süre kalmıştı. 13. yüzyılın ilk yarısında Şamda yaşayan ve beş yüzden fazla eser veren büyük evliyâ Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri Şamda ölmüştü. Yavuz Sultan Selîm Han Şamda bu büyük evliyânın mezarını aramaya başladı. Şamın çöplüğünü kazdırdı. Yaklaşık üç asırdan beri biriken çöplerin arasından büyük velînin cesedi çıkarıldı. Ceset taptaze duruyordu. İşte böyle büyük bir evliyâ olan Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri...
Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Elazığ'a bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti;...
Sultan II. Mahmud devrinde hakimiyetlerine son verilen Anadolu’nun  meşhur derebeyi sülalelerinden biri de Yozgat’taki Çapanoğullarıydı. Bunlardan Çapanoğlu Süleyman Bey, diğer derebeylerin aksine merhametli ve zayıfları koruyan bir beydi. Bir gün, zayıflıktan iskeleti çıkmış bir eşek, Çapanoğlu konağının önünde mecalsiz bir halde dolaşırken, açlıktan konak kapısının ipini kemirmeğe başlar. İp sallanınca ucundaki çıngırak da çalar. Kapıda biri var zannederek kapıyı açan uşaklar, eşeğin bu haline acır ve bunda bir iş var diyerek...
Sultan II. Mahmud’a, o zamana kadar hiç yemediği “Keçiboynuzu”nu çok medhettiler. Padişah da bu kadar övülen bu meyveyi merak etti ve: -Getirin bakalım nasıl bir şeydir! dedi. Bu emir üzerine getirilen keçiboynuzlarından birini ağzına aldı, fakat biraz çiğnedikten sonra attı. Yanındakiler: -Niçin attınız efendimiz, diye sorunca: -Bir dirhem bal için beş çeki odun çiğneyemem! Cevabını verdi.
Sayfa başına git
Yandex.Metrica