Hikayeler

1989 yılı… Türkiye ilk defa yabancı menşeili pizza dükkanlarıyla tanışır. Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer. Bekledikleri gibi olmaz. Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez. Dükkanlar kapatılır. Geri dönülür. 1991 yılı… Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür. Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder. Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur....
Atatürk, Mersin'e yaptığı gezilerden birinde, kentte gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş: “Bu köşk kimin?” “Kirkor'un.” “Ya şu koca bina kimin? “Yorgo'nun.” “Ya şu apartman kimin?” “O da Salomon'un.” Atatürk biraz sinirlenerek sormuş: “Onlar bunları yaparken ya siz neredeydiniz?” Toplananların arkalarından yaşlı bir köylünün sesi duyulmuş: “Biz Yemen'de, Tuna boylarında, Balkanlar'da, Arnavutluk dağlarında, Kafkasya'da, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk paşam!” Atatürk bu hatırasını naklederken: “Hayatta cevap veremeyeceğim yegâne insan bu ak saçlı ihtiyar olmuştur.” der.
Öğretmen okulun ilk gününde, 5. Sınıfın önünde dururken, çocuklara bir yalan söyledi: Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkansızdı, çünkü ön sırada, oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Mediha öğretmen bir yıl önce Mustafa’ yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya...
O bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler. Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde. Tek ayakkabı yapan dükkanında ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koydu, iyice basmamı söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi eline alıp ayağımın çevresini çizdi. O ayağımın çizildiği karton benim ayakkabı numaramdı. Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum. Babamın anlattığına göre ayakkabılarım siyah ve bağcıklı olacaktı. Kapının her çalınışında koştum. Ayakkabılarım bayramdan bir gün önce geldi, siyah-bağcıklı. O gün onları giymedim....
Bir kadın, komşularından birisi hakkında bir dedikoduyu yayıp duruyordu. Birkaç gün içinde bütün köy dedikoduyu duydu. Dedikodunun kurbanı, derinden yaralandı ve incindi. Dedikoducu kadın daha sonra yaptığından pişman oldu ve çok üzüldü. Hatasını nasıl tamir edebileceğini sormak için bilgeye gitti. “Pazara git.”dedi bilge. “Bir tavuk al ve onu kestir. Eve dönerken tüylerini yol ve yol boyunca yere at.” Nasihatın garipliğine şaşırsa da, denileni yaptı kadın. Ertesi gün bilge bu defa şu tavsiyede...
Bir gün Şeytan Boynu Bükük Dolaşırken Bir Tane Kadın Görmüş Ve Sormuş. -Neden Boynun önünde .. Şeytan… Şeytan Yanıt Vermiş.. -Şu Felanca Köyü Bilirsin.Ordaki Herkesi Yoldan Çıkardım.Ama Hocayı Ne Ettimse Bir Türlü Yoldan Çıkaramadım.Adam İyilik Sever Dinine Başlı Herkese Yardım Eder. Onu Yoldan Çıkaramadığım İçin Boynun Eğri..Demiş. -Gel SeninLe Bir Antlaşma Yapalım -Nasıl Bir Antlaşma -Sen Bana Bir Çift Kırmızı Papuç Getirceksin. Üzeri Altınlarla Süslenmiş,Ben Hocayı Yoldan Çıkaracam -Tamam O iş Çok Kolay..Yarın Gene Burda Buluşalım.Sen...
Bir grup öğrenci, emekli hocalarını ziyarete gitmiş. İşlerinden ve sorunlarından söz etmişler. Hoca, iş yaşamında her biri önemli yerlere gelmiş önceki öğrencilerine, kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş. Biraz sonra değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup, kahvelerini oradan almalarını söylemiş. Tüm  öğrenciler, kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde, hocaları onlara şunu söylemiş: – Farkına...
Yaşlı bir baba… Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş… Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş. Babasının isteğini fark eden oğlu, almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş… Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş… Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış… Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş… Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış....
Bir kasabada her gün hava kararınca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanlarına alır, komşularının evlerini soymaya giderlermiş. Fakat gün doğarken geri döndükleri her seferinde kendi evlerini de soyulmuş durumda bulurlarmış. Ama ülkede kimse kaybetmezmiş, çünkü herkes birbirinden çalarmış.   Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Geceleri, diğerleri gibi çantasını fenerini alıp hırsızlığa çıkmaktansa, evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş bu adam. Hırsızlar da onun evinin önüne geldiklerinde içeride ışık yandığını görünce...
Genç bir çift şehrin en güzel mağazalarından birine girer. Genç karı koca; masaların üzerinde bulunan tavana asılmış veya gelişi güzel vitrinlere atılmış çeşitli renkli oyuncakları incelemektedirler. Bunlar arasında ağlayan veya gülen bebekler de vardı. Ayrıca; elektrikli oyuncaklar pizza ve pasta pişirmeye yarayan minyatür mutfaklar da bulunuyordu. Yanlarına sevimli bir satış elemanı kızcağız yaklaşana kadar bir türlü karar veremediler. Karısı satış elemanına;Bizim çok küçük bir kızımız var. Ancak biz bütün gün ve bazen...
Sayfa başına git
Yandex.Metrica